16 Ocak 2026 Cuma

25 Yıl

 

ZONGULDAK’TA HEM SERGİ ODASI HEM SAHAF BİR FOTOĞRAF SANATÇISI, BİR FİLM

 Özlem Yücesan

1950 Zonguldak doğumlu İbrahim Akyürek 1974’te İFSAK’a üye olarak fotoğraf çalışmalarına başladı ve ilk sergisini de “Halktan Yansımalar” başlığıyla mahalle arasında boş bir dükkânda açtı. Kişisel, ortak birçok sergi açtı, dia gösterisi düzenledi, fotoğraf kursları-çekim dersleri verdi. Yerel konulu fotoğraf sergilerini diğer illerle, genel konulu sergilerini yerelle paylaşıyordu.Çocukluğunu da gençliğini de maden kentinde büyüten Akyürek’in çektikleri de öncelikle işçiler, emekçiler, grevler, hak mücadeleleri, çalışma ortamları idi.

1985-90 arasında İFSAK yönetim kurulu başkanlığı yapan sanatçı, lise yıllarından beri ilgi duyduğu gazeteciliği de katarak, fotoğraf hayat sanat, sosyal siyasal konular üzerine birçok dergide yazı yazdı.

Baktığı yer gördüğü yere iz düşürüyordu. “Bir İnsan Nasıl Kaybolur” Cumartesi Anneleri sergisinin başlığıydı, “Herkes Savunuyorsa Kim Saldırıyor”da savaş araçları reklamlarının eleştirisi vardı. Şimdilerde yazdıklarını, çektiklerini ve eski sergilerini 67sergi.blogspot.com sanal sayfasında paylaşan Akyürek’in, yazılarını topladığı 4 kitabı da var. Hayatımız Zonguldak, Hayatımız Fotoğraf, Hayatımız Trafik ve Zonguldak Yazıları başlıklı kitaplar 1978-2014 arasında yazılanlardan oluşuyor.

Sanat ve sosyal yaşam adına daha çok, değişik şeyler yapmak gerektiğini hep dillendiren sanatçı,bu minvalde bir kültür sanat ortamı oluşturmaya karar verdi. Adı Sergi Odası olsa da birçok etkinliğin kotarılacağı bir ortam...

Akyürek, okuduğu kitaplardan cümleler olan kâğıtlar asar Sergi Odası duvarlarına. Bazen düzenlediği etkinliğin sloganı gibi olur bunlar bazen de günlük hayatı tanımlayan, yön veren, yapılması istenen şeyleri anlatır.

“Sanat var olmasaydı, gerçeğin kabalığı katlanılmaz kılardı dünyayı.” da onlardan biriydi; Bernard Shaw’dan aldığı bu cümle ne kadar da güzel tanımlıyor Sergi Odası gibi yerleri.

Cehalet, kabalık, hadsizlik ve bunların gürültüsü sarmışken gerçekliğimizi, sahiden de onlara katlanmak ve daha ötesi onlarla savaşmak, bunların üstüne üstüne giderek bilgiyi, nezaketi, kadirbilirliği elbette sanatla, hayatın yine ta kendisi olan sanatla öğreneceğiz. Nerede öğreneceğiz? Kapısı kilitlenen tiyatro salonunda mı? İçi boşaltılıp çürümeye terkedilen kültür merkezinde mi? Üst katının protokol incik boncuğuyla kapatılıp alt katın sergi salonunun günlük kira ödemesinin yüzde 500 artırıldığı ‘devlet’ sanat galerisinde mi? Ya da 300 ve daha yukarı fiyatları olan kitaplarla mı?

Zonguldaklı sanatseverlere sorsak ilk önce bunları söylerdi sanırım... Bunca yoksunluğun arasında bizcileyin sanatseverin soluk aldığı bir yerdi bu; kendi küçük yüreği büyük Oda!

1 Mayıs 1999’da kuruldu ve 25 yıldır birçok kitapseverin, fotoğraf-sevenin, resim-sevenin, felsefe-sevenin, tarih-sevenin, sinema-sevenin... kültür sanat ortamı oldu. Kitap söyleşileri, resim atölyesi ve sergileri, felsefe konuşmaları, tarih dersleri, fotoğraf kursu ve sergileri, karikatür sergileri, sinema gösterimi ve sohbetleri... Ayrıca çocukların üretimlerine de değer verilerek yine özel sergi düzenlemeleri...

Bir süre sonra, İbrahim Akyürek’in büyüdüğü ve hâlâ oturduğu Soğuksu mahallesinde kardeş Sergi Odası açıldı ve buranın adı SoğuksuSahaf oldu. Yıllanmış kitap, gazete, dergi, vcd, afiş, kartpostal, özellikle de zengin bir Zonguldak, kömür, işçi mücadelesi arşivi... Merkez’deki Oda’da ne yapılıyorsa burada da yapabilme potansiyeli var ve duvarlar da boş kalmıyor, hepsi Akyürek’in kendi arşivinden, çektiklerinden, sakladıklarından, kafa yorduklarından oluşan fotoğraf, gazete kupürü, dergi kapakları, çeşitli afiş... sergileri. Tabii orada sergi açmak isteyenlere de kapısı açık. Şu an ise yaz boyu açık kalacak olan “91 Zonguldak Büyük Madenci Grevi-Yürüyüşü” sergisi gösterimde; konuya uygun kitaplar, dergiler, resim ve afişlerle birlikte...

Geleni “Kitapsız düzelmez!” yazısı karşılar girişte, içeri girince fiyatları 10 sene önceden kalmış sanırsınız. Dışarıya “güncelleme” geldikçe buradaki etiketler daha da iner sanki! Sahaf ve kitap tutkunu Akyürek eski yeni bulur buluşturur, okuduklarını okumadıklarını, topladıklarını, ona gelenleri en olmayacak ederlerle bırakır raflara ve okurlara. Bağışlanan kitap ve dergiler, kaynak kitaplar da vardır ve gelen herkesin aradığı ya da aramayıp sürpriz olan bir kitap çıkabilir karşısına. Yeri geldikçe köylere, okul kitaplıklarına, hapishanelere kadar, kitap ihtiyacı olan yerlerle iletişim kurarak, kitap dayanışması yapar.

Birçok filmi yıllarca Sergi Odası’nda izledik. Bazen Zonguldaklı bir yönetmenin amatör ruhla çekip ilk defa burada perdeye çıkardığı yerel konulu yerel oyunculu film ya da belgeselini, bazen haftanın önemine uygun konulu filmleri; bazen tarihi, bazen siyasi bazen sosyal değeri ağır bassa da aslında hepsini içeren eski yeni filmleri; bazısına gülüp bazısında donup kalarak izledik, izliyoruz. Bu aralar yine resim-sevenlere atölye olan Sergi Odası’nda tuvallerde Zonguldak resimleri, duvarlarda ise Akyürek’in Soğuksu Pazarı’nı çektiği 70’li yıllar var. Kitaplar zaten her yerde, masa üstünde, el altında, raflarda...

 

Gelelim Salı Sineması’na...

Her ay bir konu vardır gündemde, Akyürek’in ona uygun hazırladığı bir afişle birlikte ve her Salı o konuda bir sinema izlenir. Son ayın gündeminin sözü 1935’ten, Brecht’tendir; “Zorbalık; zorbalıktan değil, onsuz edilemeyecek kazançlardan doğar.” Son izlediğimiz film ise “Ölümcül Çözüm”dür.

Filmin ana karakteri işsiz’dir. Bu işsizliğe ne gibi bir “ölümcül çözüm” bulunacağını merak ediyoruz öncelikle. İşsizlik deyince de ilk anda genç işsizlik ve beden işçisi gelir akla nedense! Oysa çoktan neoliberalliğin bile suyunu çıkarmış büyük büyük devletlerde de, piyasa ekonomisiyle kavrulan üçüncü dünyada da ortalık kasiyerlik, şoförlük yapan beyaz yakalılarla doludur!

Keza mavi yakalısı beyaz yakalısı fark etmiyor; işsizlik iki tarafı da vuruyor. Mavilerin tarihi'nin eylemle, direnişle, grevlerle yazılmasını; örgütlü olmalarına, beyazlara göre daha bir topluluk ruhuyla çalışmalarına bağlayabiliriz.

Beyaz yakalar çoğu zaman pasif bireysel çabalarla, bazen dikkat çekmeye bazen dikkat çekmemeye uğraşır! Bir de yönetici pozisyonunda filan ise hak aramanın lügatine bakmak bile istemez!

Bu filmin işsizi ise CV’si kalabalık bir müdür... 'Şirket daraltması' yüzünden işten atılmış, ne gam! Hemen aynı pozisyonda bir iş bulacağına eminmiş bu özgüvenli adam ama aradan üç yıl geçip de hâlâ CV CV dolaştığını fark edince bir ampul yanmış beyninde! (İşsizliğine öyle bir ‘olmadık’ çare bulmuş ki; başka deyişle, dünyada bir kendi kalana kadar iş aramaya azmetmiş de denilebilir!)

Yalandan bir şirket kurup müdürlük pozisyonu için ilan vermiş! Başvuran başvurana! Aralarından kendine rakip altı kişiyi seçmiş, zira yalnız o altı kişinin CV’leri onun CV’sinden ‘bir tık’ öndeymiş; onları gören buna öncelik vermezmiş... Böylece onun gibi iş bekleyen ve bu arada olmadık işlerde bıkkınca çalışan, hatta kendisiyle bu konuda dertleşen kişileri yok etmesi gerektiğine karar vermiş! “Çözüm” bu kadar basit miymiş?

(İş arayanların aklında bu distopik karakterin ampulü yanmış mıdır bilinmez! Bir hiddet anında yansa bile belki, uygulamaya geçmeyeceklerinden eminsek, bu, insana olan umudumuzu kaybetmediğimizi gösterebilir... İnsanı tüketen kapitalizmi eleştirirken yabancılaşmanın doruğuna çıkaran bu film için nasıl cümle kuracağını şaşıyor insan!)

Çalışırken 'huzurlu musmutlu' bir yaşamı olan adam, artık çocuklarına yetemiyor, eşinin sadakatinden şüpheleniyor, kimseyle iletişim kurmuyor, kursa da yüzündeki şaşkın, sakin, anlamsız bakışlarından kimse bir şey çıkaramıyor. Kendisi yüzünden haksız yere hapse giren adamı umursamıyor bile... Tam bir psikopat olup çıkıyor ama onun sakinliğinin cebinde bir mermi daha olduğunu yalnız biz izleyiciler biliyoruz. Aşırı sakin bir cani olarak ne kadar yaşayacak? Ne kadar 'insan' kalacak?

Ne diyordu Shaw? “Sanat var olmasaydı, gerçeğin kabalığı katlanılmaz kılardı dünyayı.” İnsan varsa sanat hep vardı. İnsanın yaşam kavgasıyla başlayarak geçirdiği toplumsal evrimin mağara duvarlarından başlaması, yediği kabın etrafına ille de desenler çizmesi, anlam vermeye çalıştığı her şeyin bir yansımasını, kopyasını, heykelini yapıp, iletişim kurduğu dilini ezgilere de dönüştürmesi hep kaba’nın korkutucu’nun üstesinden gelme isteğinin bir göstergesi değil miydi?

İlkellikten uygarlığa yolumuz uzundu, çok uzundu... Hâlâ gelmedik miydi? Uygarlık neydi? Güneş tutulmasının bilimsel nedenini bilmek? Buhar gücüyle motoru çalıştırmak? Uzaya çıkmak? Kadın erkek eşitliği? Herkese eğitim sağlık barınma? Herkese iş ekmek özgürlük? Hepsi ve daha fazlası!

Burjuvazi uygarlığı (birazcık) getirmişti getirmesine ama... Reel Sosyalizmin sayesinde elde edilen kazanımları bir bir eritirken de kendi getirdiği uygarlığın üzerinden geçerken de hiç utanmadı! Yağmacıfetihçisömürgeci katliamcı atalarına taş çıkarttı! Katliamla kurulan ABD, işgalle kurulan İsrail, insan öncesi tarihine sürüklüyor dünyayı şu anda bile... Bilimsel bilginin, icatların, keşiflerin, çölde yaratılan ormanın, siyasal devrimlerin, felsefi ve sosyal ilerlemenin, akıl bilim mantığın yani tüm uygarlık alametlerinin her birini bir hahamın isteğiyle çürüterek katliama, işgale, sömürüye, ahlaksızlığa devam ediyor. Ne uğruna?

Oligarşi, artıdeğer uğruna ihanet ederken uygarlığa, filme dönecek olursak, çoğunluğun üstüne de bol bol tüketim, bir o kadar borç ve işsizlik yığıldığını tekrar izliyoruz. Reklamlarda kadın bedeninin sömürüsü devam ederken, yine bir o kadar özgüvensiz ve bir o kadar cani bireylerin insan’ın yerini alışını!...

Uygarlığın olmadığı bir yerde insan'a ihtiyaç yoktur! İnsan’ın olduğu yerde uygarlığa ihtiyaç vardır...

Film künyesi

Ölümcül Çözüm

Vizyon tarihi: 2005

Yönetmen: Costa Gavras

Senarist: Costa Gavras, Jean-Claude Grumberg

Oyuncular: Jose Garcia, Karin Viard, Ulrich Tukur

Yapım: Fransa, Beçika

Süre: 120 dakika.